Kasaba 1 (Alıntıdır)

Ben Esra telefonda seni boşaltmamı ister misin?
Telefon Numaram: 00237 8000 92 32

Kasaba 1 (Alıntıdır)
“Gitmeliydim buradan!”. On iki, tam on iki yıl geçmişti bu bunaltıcı köşesinde Anadolu’nun. Birkaç yıl kalıp, İstanbul’a dönecektim oysa ki. Gencecik bir öğretmen olarak geldiğim bu kasabada, hayallerim de benimle birlikte yavaş yavaş ölüyordu.

Bu sene giderim derken; evlilik, hadi artık seneye diye düşünürken; çocuk, çok kira veriyoruz bir ev alalım derken 10 yıllık ev kredisi, para yetmiyor ek iş yapmalı derken haftasonları dershanede öğretmenlik, nadir de olsa özel ders…
Hadi artık krediyi de bitirdik evi satıp gidelim derken eşimin annesinin hastalığı, ücretsiz izin alıp annesine bakmaya gitmesi, çocuk hasreti…Saplanıp kalmıştım burada.

Bayram, tatil, dershane yoksa haftasonu, ne zaman fırsat bulursam İstanbul’a gidip hem çocuğumu, eşimi görüyor, kayınvalidemi ziyaret ediyor, hem de bir iki gün de olsa hanımla hasret giderip tekrar kürkçü dükkanına; bu karanlık, basık kasabaya geri dönüyordum.

Yalnızlık artık koymaya başlamıştı. Bir taraftan da hayatı kaçırıyorum duygusu, bir daha bu yaşlara dönemem korkusu derken bunalıma girmiştim.

Okuldaki öğretmenlere asılsam adım çıkacak, dışarıda bir halt karıştırsam küçük yer , karım duyar, laf çıkar, bana yakışmaz diye diye, iş dışı tek uğraşım akşamları saatlerce erotik ve porno film izleyip bazen sabaha kadar internette dolanıp, içip içip sızmak olmuştu.

Artık geceleri sabahlamanın etkisiyle gözlerimin altı mosmor dolaşıyordum. Mesai çizelgesinden dakika şaşmayan ben, sabahları uyanmakta zorlanıp çoğu günler koştura koştura yetişir, bazen geç kalır olmuştum.

Cuma akşamı, bu bezgin hayatı, tekdüzeliği değiştirmeye sebep olacağını bile bilmediğim o akşam, okuldan çıkıp, biraz da kimseler görmesin diye kasabanın biraz dışındaki tekel bayiinden 5-6 bira, bir şişe de votka alıp eve döndüm. Kendimce biraz içip eğlenecektim.

Salonda içip, internette her zamanki gibi bir taraftan porno izleyip bir taraftan elim aletimde zaman öldürdüm. Normalde balkonda bile sigara içsem yüz yapan, içki içince kokuyorsun diye yanıma bile yanaşmayan karımın yokluğunu fırsat bilerek yaptığım bu kaçamak, en pahalı gece kulüplerinde içip eğlenmekle eşdeğerdi artık gözümde.

İki üç bira içip yatmayı planlarken canlı chat sitelerinden birinde genç güzel bir kadın ateşli bir sohbet tutturmuş gidiyor, bir taraftan da çocukluğumdan beri bayıldığım ince çoraplı bacaklarını üst üste atıyor, kimi zaman izleyenleri tahrik etmek için bacaklarını aralıyordu.

Artık porno izlemekten, çıplaklıktan bile bıkmıştım, onlarca kadının ucuz dildoları sokup çıkardığı bir et pazarına dönüşmüştü gözümde burası ve bu kadın tam aradığımdı tahrik olmak için. Ekrana kilitlendim, bir bira bir sigara daha içtim, kafam derin bir denizde yüzüyordu sanki…

Kalkıp yalpalaya yalpalaya yatak odasına gittim. Bazayı kaldırıp yalnız günler için “kargoda anlarlar mı, başkası alsa ne derim” korkusuyla aldığım, bazanın altında karımın evliliğin ilk birkaç senesinden sonra ayda yılda bir, binbir nazla giydiği seksi kıyafetlerin ve üç beş fantezi malzemesinin durduğu kutunun en dibine sakladığım yapay vajinayı alıp ekran başına döndüm.

Dumanlı kafayla kayganlaştırıcı jelin bir kısmını içine boca ettim, bir kısmını istemsizce üstüme başıma bulaştırdım. Bilgisayarın başına döndüm. Gözlerimle sanal güzelin kıvrımlarına, bir o yana bir bu yana attığı uzun, şekilli bacaklarına ve en çok da iç çamaşırını görebilir miyim diye bacak arasına dalıp, aletimi yapay vajinaya daldırdım, bu küçük dar silikon oyuncak; artık kimi istersem oydu; bu gece yirmili yaşlarda, ince uzun bacaklı, siyah ince külotlu çorap giymiş, üzerinde bordo renkli dizlerinin bir karış üzerinde biraz parlak ince bir gece elbisesi giymiş, esmer ve beyaz tenli, genç ve bir o kadar fettan bir kadındı…kafam çoktan bir dünya olmuştu…

…çok sigara içtim, perdelerde sarardı, hatun kesin dönünce salonda sigara içtiğim için cıngar çıkaracak… aman neyse…bacaklar…Ayşe Teyze, bacaklarının arasında dolanıp çocukluk masumiyetiyle beni kucaklarken dokunduğum bacaklar…Mine, okuldaki yeni öğretmen, daracık giyiniyor zilli, burası küçük yer, dikkat et Mine…Meltem, karımın kıskançlıktan arkasından beceriksiz diye atıp tuttuğu en yakın arkadaşımın genç karısı Meltem…bira bitti, biraz daha içsem…bira kalmamış votka…haftaya içecektim, neyse boşver…bacaklarını araladı, iç çamaşırı yok mu ne…başım çatlayacak sanırım, aletimden önce…peçete, peçete nerde…

…zırrrrrrrrr……telefon; Dershaneden Mehmet Hoca.
Ortalık aydınlık, kanepedeyim, üstüm açık, altım çıplak, belimde bir ağrı, başım; başım çok kötü.
-Nerdesin oğlum, ders başladı.
-Abi hemen geliyorum, arabada bi sıkıntı çı..
-Tamam lan tamam. Ben idare ediyorum, acele et.

Ne ara tıraş olup giyindim çıktım hatırlamıyorum. Okula benzemez dershane, paranı keser, daha olmadı çıkarır. Tam da karım ücretsiz izindeyken, annesinin bakım masrafının bir kısmı bizim üzerimizeyken. Ayakkabılarımı bile bağlamadan koyuldum yola. Müdüre yakalanmadan öğretmenlerin ders aralarında sigara içmeye indiği yangın çıkışından içeri sıvıştım, parmak uçlarımda sınıfın kapısına kadar sessizce geldim.

Sınıftan ayrılırken Mehmet’e teşekkür ettim. Kulağıma eğilip:
“-Sikicem belanı, az iç diyorum!” diye sessizce sövdü, çocuklar anlamasın diye bir kez daha bu kez duyabilecekleri bir sesle:
“-Teşekkür ederim Mehmet Hocam, arabayı hallettim, ben devam edeyim!” diye aradığında uydurduğum hikayenin devamını getirmeye çalıştım.

Mehmet; fakülteden sınıf arkadaşım, kader arkadaşım, beraber atandığımız bu sıkıcı köşede dost diyebileceğim tek adam. Aynı liseye atandık, aynı dershanede çalıştık. Aramızdaki tek fark, Mehmet’in zaten buralı olması. İlk atandığımız yıllarda benim yine fakülteden arkadaşım Burcu ile evlenmeme karşılık, Mehmet sekiz yıl bekar gezip çocuğumun doğduğu yaz, o sene okula yeni atanmış, yeni mezun olmuş Antalyalı edebiyat öğretmenine aşık olmuş, evlenelim ileride taşınırız buradan diye kızın da aklını çelip evlenmiş, memleketinde hayatından memnun olduğu için eşi Meltem’in buradan pek hoşlanmadığını, hizmet puanlarının artık daha iyi bir yere yeteceğini, gitmek istediğini sıklıkla dile getirmesine rağmen hep bir bahane uydurarak burada kalmayı başarmıştı.

Öğleye doğru başımın ve midemin ağrısı ders aralarında içtiğim limonlu sodaların etkisiyle biraz geçmiş, son derste çocuklara bitirdiğim konunun yaprak testlerini dağıtıp masaya oturup biraz kafayı dinlemiştim ki…Zehra Abla…Bugün temizlik günüydü.

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sabah evden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum, bilgisayar… bilgisayarı kapatmış mıydım… Uyku moduna geçmiştir. Peçeteler, kayganlaştırıcı jel, yapay vajina, iç çamaşırım, boş bira kutuları, votka şişesi…Eyvah ki ne eyvah.

Belki de gelmemiştir Zehra Abla, geç kalmıştır belki. Dersin bitmesine 15 dakika var. 15 dakika sonra öğle arası. Tövbe, bir daha tövbe, içmek yok. Nasıl bakacağım kadının yüzüne.

Zehra ablanın; ilkokula başlayacak yaşa getirene kadar çocuğumuza bakmış, evimizi çekip çevirmiş, bir telefonla zor zamanımızda koşup gelmiş, ayda verdiğimiz az miktar paraya kırk kez hayır dua etmiş, evimizin anahtarını teslim edecek kadar güvendiğimiz bu kadıncağızın yüzüne nasıl bakacağım… Bir daha utanıp gelmese kocadan kalma emekli aylığıyla nasıl geçinir. Ya hanıma çıtlatsa, yine mi dadandın içkiye diye başımın etini yese…

Bir umut arabaya atlayıp yola koyuldum. Kafamda onlarca düşünce, akşamdan kalma yorgun gövdemi üçüncü kata zar zor attım, ağzım kupkuru, dilim damağıma yapışmış, kapıya bakakaldım. Yaşlıca kadınların ayaklarında görmeye alıştığımız, anca iki parmak yükseklikte, dolgu topuklu, eski, hafifçe tozlu siyah bir çift ayakkabı! Zehra abla sektirmemişti yine.

Ses çıkarmadan yavaşça dönüp, merdivenleri usulca indim, arabaya binip kapıyı yavaşça çektim ve dershanenin yolunu tuttum. Görünmez olmak istiyordum; utançtan, çaresizlikten.

Öğleden sonrayı ne yapsam ne etsem diye düşünmekten, çocuklara ne anlattığımı bilmeden, test dağıtıp eski konuların sorularını çözdürerek geçirdim.

Çıkışta karımı aradım, hal hatır sordum, oğlum nasıldı, kayınvalide nasıldı derken asıl merakım Zehra ablanın hanımla konuşup konuşmadığını öğrenmekti. Karımın sesinde bir farklılık sezmedim, çok özlediğimi söyleyip sakın evde sigara içme, dışarıdan yemek yeme, Zehra ablanın yaptıklarıyla idare et, çıkarken kapıyı kilitlemeyi unutma…ve milyon tane daha ikazını tamam hayatım, peki hayatım diye dinleyerek kapattım. Eve gidip gerçekle yüzleşme vakti gelmişti.

Kapıyı aralayınca yeni temizlenmiş evlere has o koku geldi burnuma, hafif lavanta, hafif çamaşır suyu, yeni havalandırılmış bir ev…Normalde her cumartesi dershanedeki yoğun günün ardından kapıyı aralayınca huzur veren bu koku…bu kez farklıydı.

Çantamı hole bırakıp kravatımı gevşettim, korka korka salona doğru yürüdüm. Tertemiz! Masa, sehpalar, akşam sızdığım kanepe, hepsi tertemiz. Peçeteler, jel, bira kutuları, votka şişesi, hiçbiri ortalıkta yok. Yapay vajina, eyvah…Bazanın altına koştum; yok! Zehra Abla da…Karım annesine bakmaya gittiğinden beri haftalığını ben verdiğim için temizlik sonrası kapıda beni karşılayıp, haftalığını alıp hiç beklemeden “yemekler ocağın üstünde, sofranı da kurdum, Burcu Hanıma selam söyle. Bir isteğin var mı Kemal Bey!” diye sormayı ihmal etmeden, her seferinde “sağol abla” diye uğurladığım kadın yok.

Arayıp özür dilesem diye düşündüm ilk, vazgeçtim. Arayıp karıma anlatsam çok da ayrıntıya girmeden…Haftalığı alma bahanesiyle evine gitsem…

Sofraya baktım; yerli yerinde. Yemekler; ocakta. Banyo; yıkanmış. Yatak odası; toplanmış, baza kapalı. Gidecek olsa; neden onca temizliği yapıp bir de üstüne yemek yapıp sofra kurup gitsin. Bunca şeyi yaptıktan sonra neden haftalığını almayı beklemesin…Kendimden utandım. Bir daha gelse bile; benden on beş yaş büyük abla dediğim, çoçuğumu evimi emanet ettiğim, kocası iş 15 yıl önce iş kazasında hayatını kaybedince ondan kalma aylıkla iki çocuk okutmaya çalışan, yeri geldiğinde dertlerimiz, yeri geldiğinde sırlarımızı paylaştığımız bu kadının yüzüne bir daha nasıl bakacaktım!

Sofraya hiç oturmadan yemekleri buzdolabına atıp kafamda tilkiler gidip yattım.

Ertesi hafta zaman okul koşuşturmacasında akıp geçti, endişem yavaş yavaş azaldı. Cuma günü öğretmenler odasında Mehmet akşam için yemeğe beklediklerini söyledi. Her ne kadar rahatsız etmeyeyim diye ısrar etsem de cevap hakkı vermeyerek “yedide bizde!” diye talimat verircesine konuyu kapattı.

Akşam istemeye istemeye sokağın karşısındaki pastaneden biraz tatlı alarak Mehmetlerin eve vardım. Beklemeden sofraya oturduk. Meltem yine cıvıl cıvıl bir şeyler anlatıyor, bir taraftan da yemekleri servis ediyordu.

Derslerden sonra tiyatro çalışması olduğunu, Mehmet’in yemeğe geleceğimi geç haber verdiğini, aceleyle hazır köfte ve makarna yaptığını anlatırken bir taraftan aklımdan Burcu’nun bu tabloyu görse kızı yine acımasızca eleştireceğini, biraz da bizden genç olmasının ve henüz çocuğu olmadığından kendisinden daha iyi halde vücut hatlarının verdiği kıskançlıkla her fırsatta laf sokacak bir açığını göreceğini geçirdim.

Önemli olmadığını tekrar tekrar söyledim, Mehmet’le yıllardır arkadaş olduğumuzu, üniversitede aynı evde yaşadığımızı, yakınlığımızı bildiğinden Meltem de çok uzatmadan servisi bitirip müsaade isteyip üzerini değiştirip geleceğini söyleyip arkasını dönüp salondan görünen koridorda hızlıca yürümeye başladı. Bir an istemsizce arkasından baktım; üzerinde beyaz bluz ve ince bir hırka, altında diz boyu bir etek, bacaklarında siyah ince çorap, siyah eteğinin sardığı diri ve dolgun poposu…Meltem yatak odasına girip gözden kayboldu. Mehmet’in omzuma vurmasıyla irkildim.

“-Azdın mı lan! Hahahhaa!”

Densiz herif! Okuldan beri rahat bir adamdır. Arada Burcu hakkında konuşup beni taciz eder, her seferinde bozulurum, şaka lan şaka deyip fazla uzatmadan kapatır. Bu defa ben yakalanmıştım ve Mehmet bunu kaçırmamıştı.

Burcu üzerine kot ve tişört geçirip zaten hafif olan makyajını silemeden sofraya katıldı. Gözlerimi Meltem’in yanında bir densizlik yapmaması için Mehmet’e dikip dizimle dürttüm. Mehmet’te ahlak abidesi geçinen benim bu küçük potumu daha çok yüzüme vuracağını gösterir gibi bıyıkaltından gülümsüyordu. Meltem masadaki itiş kakıştan şüphelenip;

“-Niye gülüyorsunuz ya!” diye şaşkın bir yüzle sorunca “-bir şey yok, geçen dershaneye geç kaldım, ondan takılıyor bana” diye geçiştirdim.
Yemekten sonra biraz televizyon izleyip lafladık. Mehmet yeni eğlencesini bulmuştu; bana bakıp bakıp bir kahkaha patlatıyordu. Ben de o gerginlikle konuşurken bile Meltem’e bakmadan televizyonla oyalanmaya çalışıyordum. Yarın dershane olduğunu, sabah erken kalkacağımı söyleyerek izin istedim.

Mehmet’te:

“-Ulan ben çalışmıyorum sanki aynı yerde. Hem geç kalırsan idare ederim!” deyip bir kahkaha daha patlattı.

Meltem’e yemek için teşekkür edip elini sıktım. Mehmet beni kapıya kadar uğurladı. Mehmet kapıda geri dönüp sehpadaki bardaklarla meyve tabağından kalanları toplamaya uğraşan Meltem’e bakıp:

“-Bu gece ne yapsam acaba? Çok yorulursam yarın geç kalabilirim ha, idare edersin artık!“ diye bir kahkaha daha patlattı.

“-Sus ulan zevzek, senin diline düşmeye gelmiyor.” deyip bir dirsek attım. Arkamdan sırıtarak el sallarken merdivenleri inip ayrıldım.

Dışarıda gecenin serinliği eve doğru yol aldım. Ertesi gün; cumartesi! Zehra Abla! Zehra Abla gelecek mi? Gelirse ne derim? Gelmezse ne yaparım? Karıma nasıl anlatırım? Soru işaretlerini sırtlayıp merdivenleri çıktım. Vakit kaybetmeden kendimi yatağa attım. Ertesi günün gerginliğiyle bir o yana bir bu yana döndüm. Sabah erkenden uyandım, hazırlandım. Çıkarken portmantonun üzerine Zehra abla gelir umuduyla geçen haftayı da hesaba katarak iki haftalık para bıraktım, sonra sanki para çözecekmiş gibi cebimde geri kalan nerdeyse bir haftalık parayı daha bıraktım ve çıktım.

Dershanede öğle arasını zor edip zil çaldığı gibi arabaya atlayıp eve gittim. Ayakkabılar… Ayakkabılar kapıdaydı. Zehra abla gelmişti. Dershaneye dönüp günün geri kalanını bir parça rahatlamış geçirdim. Akşam da Zehra ablanın portmantoda bıraktığım parayı alıp ben gelmeden gideceğini düşünerek eve vardım ki ayakkabılar hala kapıda. Bir an gidene kadar dışarıda oyalanmayı düşündüm, sonra kendi korkaklığıma kızarak bir cesaret kapıyı çaldım: Zehra abla…

Kolları sıvalı, ellerini bulaştırmamaya çalışarak açtı kapıyı:

“-Buyur Kemal Bey, yemeği yetiştiremedim!” deyip içeri buyur etti.

Zehra abla ocak başında yemekle uğraşırken bir taraftan konuya nasıl girsem diye düşünerek mutfaktaki sandalyeye oturdum.

“-Fazla para bırakmışsın Kemal Bey!” demesiyle düşüncelerim bölündü.

“-Geçen hafta yetişemedim abla, iki haftalık bırakmıştım.”

“-Yok, daha fazla bırakmışsın.”

Biraz duraklayıp:

“-Dershaneden prim almıştım abla, ondan biraz fazla bıraktım.” diye geçiştirdim.

“-Olsun, ben fazlasını almam” deyince;

“-Tamam abla, hediye alırım ben de o zaman sana!” dedim. Cevap vermedi.

Aklımca kadını parayla, hediyeyle ayartacaktım ama doğru yoldan gitmediğimi anlayıp sustum.

“-Çok aç mısın Kemal Bey, yarım saate hazır yemek.”

“-Hayır abla, öğlen geç yedim, bunları dolaba koyar yarın yerim.”

“-Kahve yapayım o zaman istersen.”

“-O olur bak, ama kendine de yaparsan.”

Cevap vermeden üst rafa uzanıp cezveyi çıkardı, fincanlara uzandı, dikkatle izliyordum; biiiiir…ikinci fincanı da indirdi.

Kahveleri koyduktan sonra masaya geldi, yüzünde kızgınlık, kırgınlık ifadesi aradım: yoktu. Aksine havadan sudan, okuldan konuşup, Burcu’yu, annesini, oğlumu sordu. Kayınvalidemin hastalığına ne kadar üzüldüğünü, oğlumun babasından ayrı kaldığını, böyle gurbetlik çekmenin zor olduğunu anlattı, üniversitede okutmaya çalıştığı çocuklarından, onları ne kadar özlediğinden dem vurdu.

Hayranlıkla izliyordum; ne olgun kadındı. Yalnız başına iki çocuk büyüt. Kocadan kalan üç kuruş maaş, çocuk bakarak, ev temizleyerek kazandığı ekstra parayla iki çocuğu da üniversitede okut…Hazırlık döneminde çocuklarına yardımı olsun diye dershaneden kitaplar, testler getirip, zorlandıkları zaman da karım, bazen de ben özel ders vererek yardım etmeye, başka branşlarda nazımızın geçeceği arkadaşlara rica edip parasız ders verdirmeye çalışmıştık. Ne zaman çocuklardan laf açılsa bunları anıp hayır dua eder, bizi verebildiğimiz azcık haftalıktan dolayı hiçbir zaman mahçup etmez, daha da minnet duygusu uyandırırdı.

Üzerimdeki bu yükten bir an önce kurtulmak istiyordum, lafa girdim:

“-Abla geçen hafta için özür dilerim, çok utandım, kusura bakma.” Biraz durakladı, o aradaki üç beş saniye ömrümden birkaç yıl çaldı.

“-Neyin kusuru, yalnızsın, olur öyle erkek kısmı arada içer, eğlenir.” dedi şefkatli bir gülümsemeyle.

Derin bir oh çektim. Ben kalkayım artık deyip iş yaparken geriye sıyrılmış yazmasını tekrar gevşetip kırlaşmaya başlamış boyasız saçlarını tekrar yazmasının içine sokarak başını bağlayıp kapıya yöneldi. Çıkmak üzereyken:
“-Kemal Bey, şeyi hanımımın çamaşır dolabına koydum!” dedi.

Bir şey anlamamıştım:

“-Neyi abla?” dedim.

“-Şeyi işte!” dedi birisi duyacakmış gibi kısık bir sesle utangaç bir şekilde başını öne eğip kasıklarını işaret ederek. Ben şaşkınlıkla bakarken hiç yüzüme bakmadan iyi akşamlar dileyip kapıyı çekti.

Yatak odasına geçip karımın tarafındaki çamaşır dolabını açtım. Külotların arasında duruyordu: yapay vajina. O karmaşada, vicdan muhasebesinde, koşuşturmacada aklıma bile gelmemişti nerede olduğu. Dahası o günden sonra bir haftadır ne porno izlemiş ne masturbasyon yapmıştım. Mehmet’in Meltem’in arkasından dalıp gittiğimi yakalayıp her fırsatta taciz edip sululuk etmesi de tuz biber olmuştu.

Elime alıp inceledim; temizlenmişti. Jelden vıcık vıcık bıraktığım bir de üstüne içine boşalıp unuttuğum yapay vajina tertemiz, kuru bir şekilde karımın külotları arasında duruyordu.

Aklımdan başka bir kadının spermlerime dokunduğu geçti, kasıklarım karıncalandı. Bir haftadır boşalmamıştım. Bir an Zehra ablanın elimde tuttuğum bu silikon oyuncağa dokunduğunu düşündüm. Pantolonumu çözdüm, makyaj çekmecesinden elime geçen ilk kremi alıp alelacele sürdüm. İçine girdim, gözlerimi kapayıp ayakta bir süre gidip geldikten sonra kendimi yatağa atıp, yatağın üstünde gidip gelmeye başladım.

“-Neyi abla?”

“-Şeyi işte!”…Kasıklarını işaret etmesi, yüzündeki utangaç o ifade.

Aklımdan bu masum kadını çıkarmalıydım. Son zamanlardaki favori masturbasyon malzemelerimi düşündüm. Mine’yi ve öğretmenler odasını dolduran şen kahkahalarını, göz ucuyla bakıp dasürekli giydiği dar pantolonundan aklıma kazıdığım dar poposunu, Meltem’in külotlu çoraplı bacaklarını ve hızlı hızlı koridorda yürürken daldığım dolgun poposunu…Olmuyordu. İçinde gidip geldiğim oyuncağa Zehra ablanın dokunduğu, belki meraktan kokladığı, hatta ıslaklığın ne olduğunu anlayıp tatmış olma ihtimali…Aklımı oynatacaktım sanırım. Zehra ablayı yatağa yüzüstü yatırdığımı, geniş kalçalarının üzerine tüm ağırlığımı verip becerdiğimi hayal ettim. Vücudumdaki tüm kan kasıklarıma hücum etmişti sanki, son yıllarda bu kadar sert ereksiyon olmamıştım hiç ve birkaç dakika içinde boşalmadım sanki kasıklarım patlayıp tüm vücudumu, endişelerimi, azgınlığımı, dertlerimi, her şeyimi akıttım.

Yatağın üstünde ne kadar zaman yüz üstü öylece kalıp düşündüm bilmiyorum, nefesim düzelip beynime tekrar kan gitmeye başlamıştı.

İyice zıvanadan çıkmış olmalıydım, Zehra ablayı becerdiğimi düşünerek boşalacak kadar. Bu düşüşün dibi var mıydı bilmiyorum!

Ben Esra telefonda seni boşaltmamı ister misin?
Telefon Numaram: 00237 8000 92 32

Leave a Reply

porno izle webmaster forum bursa escort bursa escort bursa escort sports betting türkçe bahis güvenilir bahis canlı bahis bahis siteleri illegal bahis canlı bahis adapazarı escort adapazarı escort adapazarı escort adapazarı escort eryaman escort escort maltepe